Her gün biraz daha çok sevilebilir mi?

IMG_0031

Annelik anne olacağını öğrendiğin gün başlıyor. O anda kendini ve dolayısıyla henüz bir su damlasından ibaret olan bebeği koruma hissine kapılıyorsun. İlk haftalar riskli hamilelikte, bir çok arkadaşım ilk 3 ay içinde kaybetti bebeğini, bu çok da normal sayılan bir durum; dolayısıyla ilk haftalarda çok havaya girmeme, hamileliğin devam etmeme olasılığına karşı hazırlıklı olma gibi bir eğilimin oluyor ama aslında o ilk anda havaya girmiş, bir nevi anne olmuş oluyorsun. O nedenledir ki tüm o söz ettiğim arkadaşlarımın haftalar hatta aylar sürdü tekrar kendilerine gelip üzüntülerini atlatmaları.

Buraya kadar yazdıklarımın annenin bebeğine olan sevgisiyle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Sevgi değil hissedilen, koruma içgüdüsü, doğal bir dürtü ama sevgi değil. Asıl sevgi etkileşimle birlikte başlıyor. 4.ay civarında karnında minik minik hareketler hissetmeye başlıyorsun. Hamileliğin sonlarına doğru bu hareketler hayatının bir parçası oluyor, şekerli birşey yiyorsun artıyor, dokunduğun yerden minik bir el, dirsek, diz falan olduğunu tahmin ettiğin bir çıkıntı fırlıyor. Dediğim gibi aylarca günün istisnasız her anında olan bu şey, her defasında gülümsememe neden oluyor.

Sonra hamilelik bitiyor ve aylarca kelimenin tam anlamıyla içli-dışlı olduğunuz bu minik insanı ilk kez kucağınıza alıyorsunuz. İlk günlerde kendisi sadece açlığa ağlayarak tepki verebilen, çevresinde olan bitenden tamamen habersiz bir varlık olarak hayatını sürdürse de sonraki haftalarda annesinin sesini kokusunu tanıma, minicik eliyle parmağını sıkı sıkı tutma, annesi kucağına aldığında ağlamayı kesip sakinleşme gibi ilk yakın hissetme ve hatta sevme belirtileri göstermeye başlıyor ve annenin ucu açık sevme potansiyeli tam gaz artıyor:)

Dün gece Ece’yi yatağında kontrol edip üstünü örterken farkettiğim birşey bütün bunları yazmama neden oldu. Ece 4,5 yaşında ve O’nu hiç şu andaki kadar çok sevmemiştim. Hamileliğin ilk haftalarında başlıyor bu sevgi, her etkileşimde katlanarak büyüyor, ve 4,5 sene sonu itibarıyla büyümesi hala artıyor:)  O’nu bu kadar çok sevmemde gerçekten çok sevilesi bir insan olmasının etkisi olabilir mi, genel olarak sevilen bir insan benim canım kızım, ama öyle olmasaydı da, bu kadar iyi kalpli, güleryüzlü, güzel ve sempatik olmasaydı da bundan daha az sevmezdim sanki.

Farkettiğim birşey daha var ki, bu bendeki annenin çocuğuna hissettiği sevgi, öğrenilen birşey. Dolayısıyla sanki 2.çocuklar bu sevgiyi öğrenmiş bir annenin çocuğu olarak biraz avantajlı doğuyor olabilirler mi? Ben Lal’i herşeyden çok beni ablası gibi sevme ihtimali için seviyor olabilir miyim? Ablasıyla şu anda geldiğim sevgi seviyesine Lal’le çok daha kısa zamanda gelmem – yine ablasının varlığı sayesinde- mümkün müdür? Kesin olarak bildiğim iki şey var: Ece’ye olan zaman zaman korkutucu bile olabilen bu sevgim ve bağlılığımı göz önüne alınca, hem O’nun hem benim -ve kocamın- akıl sağlığı için 2.bir çocuk yapmak çok yerinde bir hareketti ve Lal’ i şimdiden dünyalar kadar seviyorum. Dünyalar kadar sevdiği 3 insan olan çok şanslı ve hamilelik yüzünden hormonları tavana vurmuş, biraz fazla duygusal bir insanım ben. Bir kaç hafta içinde normale dönene kadar böyle duygu yüklü yazılar yazmaya devam edeceğim, izninizle:)

Son 5 hafta

image

Bir kaç gün öncesine kadar ‘Ne zaman bitecek bu hamilelik, 9 ay ne kadar uzun bir zamanmış, ne zaman mıncıklayabileceğim Lalimi?’ diye söylenen ben, geçen gün doğuma ne kadar kaldığına dair gelen bir soruya verdiğim bir cevap karşısında irkildim – cevabı verene kadar durumu farketmemiş olmam da ayrı bir konudur – beş hafta kaldı! Beş hafta dediğin nedir ki, haftalardır ‘Şimdiden yapmamalıyım, son günlere bırakmalıyım.’ dediğim bir sürü işi yapmaya yeter mi acaba? Ne mi bu işler? Lal’in biri bizim odamızda biri kendi odasındaki yataklarını monte edip temizlemek, eşyalarını yıkayıp dolaplara yerleştirmek, eksiklerini tespit edip almak, süt pompası kiralama işlerini halledip gerekli parçaları almak, hastane odasını süsleme malzemelerini, odadaki ve sonrasında evdeki ikramları organize etmek yapmak ya da yaptırmak, hastane çantasını hazırlamak. Bütün bunlar eski Nilşen’in bir haftada rahat rahat tamamlayabileceği işlerken şu andaki koca göbekli, anında nefes nefese kalan, bir kaç saatte bir kestirme ihtiyacı hisseden Nilşen için 5 hafta az bile. Ayrıca, Lalişkoşumun erken gelmeye kalkısma ihtimali, anne babalarımız gelene kadar bu işleri bitirmeyi tercih etmem, son günlere denk gelen yılbaşı telaşı ve son günlerde zamanımın çoğunu yatay pozisyonda geçirebileceğimi de göz önüne alırsak son haftaya pek fazla iş bırakmamakta fayda var sanki.

Bu arada, Ece’nin arkadaşlarının arasında doğum günü Kasım ve Aralık aylarında olan o kadar çok çocuk varmış ki iki hafta önceden başlayıp doğuma bir hafta kalana kadar her haftasonumuzu doğum günü partilerinde geçiriyoruz. Haftasonlarında doğum günü partilerinden, Ece’yle gideceğimiz önceden planlanmış tiyatro gösterileri ve konserlerden arta kalan zamanlarda Serkan’la birlikte bebek alışverişlerimiz ve bebek mobilyası montaj çalışmalarını tamamlayacağız inşallah. Aylardır devam eden yan gelip yatma günlerim sona erdi, sanırım 🙂

Anne Mekik (35), Ev Hanımı

İngilizce öğretmenliği yaptığım 13 senenin son 7 senesi aynı okulda çalıştım. Çalışma koşulları o kadar rahattı ki bu okulun, bir kaç kere farklı sebeplerle ayrılmayı düşündüysem de, her seferinde vazgeçip kaldım. Ta ki geçtiğimiz seneye kadar.

Okulun İngilizce bölümünde yeni bir yapılanmanın düşünüldüğü söylendi bize, iki yabancı öğretmen işe alınacaktı. Bir süre sonra fark ettik ki, bu, biz 7 Türk İngilizce öğretmeninden birinin işten çıkarılması anlamına geliyordu. Bir an bile çıkarılacak olanın ben olabileceğimi düşünmedim. Bölümdeki en eski öğretmendim, performansım, insan ilişkilerim takdir ediliyordu hep, küçük yaş grubunda çok deneyimli, çok başarılı falan filan olduğum herkesçe biliniyordu. Yine de, birinin gideceği belli olduğunda, diğer 6 iş arkadaşım gibi ben de giden ben olursam ne olur, ne yaparım diye düşünmeye başladım. Bir kere Ece’ye kardeş yapma  çalışmalarını hızlandırırdık, bir sene başka bir okulda çalışmaz ara verirdim, üstüne bir de iyi bir tazminat alırdım, yani bu durum benim için bir fırsat olurdu. Tekrar belirtmemde fayda var, bunları düşünürken, ve hatta orda burda, bölüm başkanımın falan yanında paylaşırken, bunun  benim başıma gelme ihtimalini sıfırın altında görüyordum. Ama, benim başıma geldi.

Bir gün okul yönetim kurulu başkanı beni çağırdı, ‘çok üzgünüz.’ dedi, ‘sorun kesinlikle performansınız değil.’ dedi, ‘her şey matematiksel.’ dedi (bu sonuncusunun tam olarak ne anlama geldiğini bugün bile bilmiyorum.) Sonuç olarak işten çıkartılmıştım, inanılmaz bozuldum, çok kızdım, çok boşlukta ve başarısız hissettim, kalbim kırıldı. Serkan’la bir işe başvurmamam yönünde karar verdik, çünkü inşallah bir bebek sahibi olacaktık, peki ama o zaman, hiç işsiz kalmamış olan ben, bir sene boyunca ne yapacaktım? Çok hırslandım, bir web sitesi tasarlamaya karar verdim, çok iddialı eğitimler almaya karar verdim, seneye en havalı okullardan teklif almanın tek hedefim olmasına karar verdim. Beni çıkardıklarına pişman olmalı, değerimi anlamalılardı, falan filan. Bütün bu negatif hislerim tam 9 gün sürdü. İşten çıkarıldıktan 9 gün sonra hamile olduğumu öğrendim…

Birden herşey değişti. Bütün hırslarım, kızgınlıklarım uçtu gitti. Çıkarıldığım gün çalışmamaya karar vermiştim ve daha bilmiyor olsam da hamileydim, yani aslında sene ortasında doğum iznine ayrılacak ve çalışmaya diğer iş arkadaşları kadar ihtiyacı olmayan biri olarak acaba yönetim doğru bir seçim yapmış olabilir miydi? Sonuç olarak, hamile olduğumu öğrendiğim gün, hırssız, sinirleri alınmış, lokum gibi bir ev hanımı doğdu:)

Şu an itibarıyla, yaklaşık 5 aylık ev hanımıyım. Sanıyorum 4 yaşımdan beri ilk kez sabah kalkıp gitmek zorunda olduğum bir yer yok. Temizlik ve ev işinde de yardımcılarım olduğu için tam olarak ev hanımı bile sayılmam sanırım, çünkü evde de yapmak zorunda olduğum pek birşey yok. Günlerim, yaklaşık 6,5 aylık hamile göbeğimi ve içinde bir an durmayan kızım Lal’i severek, uyuyarak, yürüyüş yaparak, dizi seyredip kitap okuyarak, arada bir arkadaşlarımla sosyalleşerek, yani sürekli bir tatil modunda geçiyor, ve sanırım, hayatımda hiç bu kadar huzurlu olmamıştım.

Kızlarım, siz bunları okuyacak kadar büyüdüğünüzde ne iş yapıyor olacağımı hiç bilmiyorum, ama tek bildiğim şey, bu göbek büyütüp kebap yapma halinin geçici olduğu ve henüz emekliye ayrılmamış olduğum. 2,5 ay sonra sürekli acıkıp ağlayan bir bebeğim olacağı için, zaten bu tatil dönemini o zamana kadar uzatma hakkını görüyorum kendimde. Sonrasında da, aslında tahminimden de çok sevdiğimi anladığım öğretme işine bir şekilde geri döneceğim.

Bana, bu huzur ve keyif dolu günleri geçirme fırsatı veren eski okul yönetimime ve bu süreçte, pek bir geliri olmayan karısına maddi imkanlarını seferber eden çok sevgili kocama teşekkürü bir borç biliyorum:)

Ev hanımı Mekik

İlk yazı

Ben çok üşengeç bir insanım! Kızlarımın bu blogtan benimle ilgili ilk öğrenecekleri şeyin bu olması biraz üzücü ama maalesef gerçek bu. Bunun en net kanıtı bu blog. Böyle bir blog açıp canım ne isterse yazma fikri aklıma geleli tam 1,5 sene oldu. 1,5 sene sonra bugün bu blogu açtım ve ilk yazımı yazıyorum, dolayısıyla ilk yazıyla ikincisi arasında ne kadar zaman olur, bu blogu hayal ettiğim gibi bir günlük olarak kullanabilir miyim, zaman gösterecek…

Neden bir günlük tutma ihtiyacı duyduğuma gelince. Aslında bu fikir aklıma geçen yaz kocama hazırladığım sürpriz 35. yaş günü partisi hazırlıkları sırasında geldi ama o parti başlı başına bir yazıyı hak ediyor, şimdilik bu kadar değineceğim. Ece şu anda 4 yaşında ve her günü dolu dolu geçiyor. Okulda yeni şeyler öğreniyor, eve gelir gelmez dışarı çıkıp arkadaşlarıyla oynuyor, benimle aktiviteler yapıyor, hafta sonları zaten her dakika O’nun zevkine göre planlanıyor. Bir de üstüne bir kardeşi olmak üzere, kim bilir küçük, güzel kafasından neler geçiyor. Ama acı olan şu ki, Ece bu yıllarını hiç hatırlamayacak! Ne bu yıllarda yaptıklarını ne de bu yıllarda, yani 35’li yaşlarında anne-babasının nasıl insanlar olduğunu hatırlayacak bundan 10 yıl sonra. Fotoğraflar, videolar hislerimizi bir yere kadar yansıtabiliyor, oysa hayatta o kadar çok şey oluyor ve herşeyden öyle çok etkileniyoruz ki bu olan bitenlerin bir kaydını tutmak çok gerekli, bence. Özetle, canım kızlarım, şu anda bu yazıyı okuduğunuza göre, artık büyüdünüz demektir ve ya ilerleyen sayfalarda her başıma geleni yazıp kafanızı şişirmekteyimdir, ya da bu blog amacına ulaşamamış ve sadece annenizin 30’larında ne kadar üşengeç bir insan olduğunu öğrenmenize yaramıştır! Sonuç her ne olursa olsun, bu ilk yazıyı yazmak bile çok güzel. Bugün pazartesi, saat 11 olmak üzere ve an itibarıyla biz Mekiklerin durumu: babamız saatler önce işe, Ece okula gitti, Lal karnımda fıldır fıldır dönüyor, büyük olasılıkla ‘yazmayı bırak da git birşeyler ye!’ diyor ve ben anne Mekik, çook acıktığım için sözlerime burada son veriyorum.

Pembenin 50 tonu

(Bu yazı canım kızım, gözümün nuru Ecemin bu sabah tüm çabalarıma rağmen, pembe fırfırlı eteğini kirli sepetinden alıp bu hafta üçüncü kez giymesi üzerine yazılmıştır. Yazının ismi herhangi bir kitaptan esinlenilmemiştir; kızlarım, ilerde buna benzer isimde bir – hatta üç – kitapla karşılaşırsanız, oradan koşarak uzaklaşın!)

Ben kokoş bir insan değilim. Hiç olmadım. Formumdan en çok memnun olduğum – diğer bir deyişle, tartıların 50 li rakamları gösterdiği, başka bir deyişle evlilik öncesi, bambaşka bir deyişle 25 yaş öncesi – dönemlerimde bile, kendime en çok yakıştırdığım kıyafetler, düşük belli bol pantolonlar, çok cepli kargo pantolonlar vs. idi. Renk tercihim de her zaman kahve ya da gri ve siyah tonlarıydı. Yemek yemeyi ve yapmayı en az benim kadar seven bir adamla evlenip birlikte mutlu mutlu yemek yapıp yeme, üstüne bir de yaptığımız yemeklerle içilen şarapların nefis uyumunu fark etme dönemleri benim late 20’lerimle çakışınca, kendimi doğal olarak 60 küsürlü kilolarda buldum ve o gün bugündür 50’li rakamları bir daha görebilmiş değilim. Daha dolgun bir insan olmamın giyimim üzerindeki önemli bir etkisi bol pantolonları rafa kaldırma şeklinde gerçekleşti, çünkü fark ettim ki, kiloları sakladığı düşünülen o bol pantolonlar sadece ince vücutlara yakışıyor ve kiloluları sadece daha da kilolu gösteriyordu. Ama ben yine de sade ve spor giyimimden ve cool renk tercihlerimden hiç ödün vermedim.

Senelerce 1., 2., ve 3. sınıfların öğretmeni oldum ve sınıfımdaki öğrencilerin % 50’sinin – daha doğrusu tüm kız öğrencilerin – bütün kırtasiye malzemelerinin, serbest kıyafet günlerinde giydikleri tüm kıyafetlerin pembe tonları olmasına inanamıyordum. Benim için her zaman çok antipatik bir renk olmuştu pembe, ve şimdi düşünüyorum da annelerini biraz kınıyordum galiba bu kızların, kızlarını daha ‘cool’ renklere yönlendiremedikleri için. Sonra… benim de bir kızım oldu.

Ece’nin kıyafetleri 2 yaşına kadar benim tek elimdeydi. Mağazalara gidip istediğim kıyafetleri alıyor ve kızıma giydiriyordum, kızım ne farkındaydı ne giydiğinin ne de umursuyordu. Tahmin edileceği üzere kızımın bebekliği döneminde – tamamı erkek reyonlarından alınmış! – bir sürü yandan cepli kargo pantolonları oldu. Kızıma gri ve kahve tonları kıyafetler almadım tabi ki, ama pembe kıyafeti yok denecek kadar azdı, olanların da büyük çoğunluğunu kuzeni Derin’in küçülmüşleri oluşturuyordu. Bayılıyordum tepeden tırnağa komando renklerinde giydirmeye! Ve en önemlisi, bu dönemler kız çocuklarının pembeye olan düşkünlüğünün genetik bir durum olmadığı, değiştirilebileceği ve kızların farklı renklerdeki giyim tarzları yönünde eğitilebileceği gibi bir yanılgıya hala sahip olduğum dönemlerdi.

Derken, Ece’nin giyimi hakkında tercihlerini bildirmeye başladığı günler geldi. Bu, bir dönemin bittiği ve yeni bir dönemin başladığına işaretti; bir oyuncak bebek edasıyla canımın istediğini giydirebildiğim Ecem büyümüş ve kendi canının istediğini giymeye başlamıştı. Bunda bir sakınca yoktu, beklenen bir durumdu, o bir kız çocuğuydu, nasıl göründüğünü önemsemesi son derece normal ve çok da güzel bir şeydi benim için. Amaaa… giyim tercihleri benim tercihlerimden bu kadar farklı olmak zorunda mıydı?!!! Tokasından küloduna, çorabından şapkasına herşey ama herşey pembe mi olmalıydı?!!! Yıllarca kız annelerini kınamamın cezasını mı çekiyordum?!!! Alışabilecek miydim bu ultra kokoş duruma? (hiç bir zaman alışamadım!)

Ece şu anda yaklaşık 4,5 yaşında, ve gardrobu tek tük kırmızı t-shirtleri hariç baştan aşağı pembe kıyafetlerle dolu. En son üzerlerindeki büyük kalpli baskıya ve kollarındaki fiyonklara güvendiğim siyah ve gri elbiseler, satın almamın üzerinden yaklaşık üç ay geçmiş olmasına rağmen bir kere bile giyilmemiş olarak askıda duruyor. ‘Ececim, sana bir etek/elbise almak istiyorum. Nasıl birşey istersin?’ sorusuna büyük bir coşkuyla ‘Pespembe olsun, fırfırlı olsun, pırıltılı olsun, fiyonklu olsun, Barbie’li olsun, kabarık olsun,…’ şeklinde cevap veriyor. Okula genellikle dev bir pamuk şekeri gibi gidiyor. Çevremdeki insanlar bu dönemin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyorlar, ben de umutla bekliyorum. Sonra da fark ediyorum ki, büyük kızımın pembe döneminin inişe geçtiği dönemle küçük kızımın pembe döneminin başlangıcı büyük bir olasılıkla aynı zamanlara gelecek!

Pembeyi, fırfırları, pırıltıları, özetle kokoşluğu sevmiyor ve bunlara hiçbir zaman alışamayacak olabilirim ama kız annesi olmayı o kadar çok seviyorum ki, ‘kokoşluk’ bu paketin kaçınılmaz bir parçası olduğuna göre bununla yaşamayı öğrenmem gerek. Umarım, kızlarımın her ikisinin de pembe döneminin bittiği, ‘cool’ döneminin başladığı zamanlarda ben de bol pantolonlarımı kendime yakıştıracak kadar formda olabilirim, kızlarımla birlikte ‘cool’ giyinebilirim. Hatta, belki kıyafetlerimizi ortak kullanırız, kim bilir… 🙂

Hiç sevmiyorum burada olmamasını…

Neyse ki çok sık olmuyor. Genelde bir iş gezisine gittiği zaman sabaha karşı ilk uçakla gidip gece ben uyumadan dönüyor ama bu sefer bir gece kalacak. Aslında fena değil, diye düşünmeye çalışıyorum. Ece uyuduktan sonra, benim istediğim, O’nun sevmeyeceği, kızsal bir film izleyebilirim, açıklama yapmam gerekmeden abur cubur yiyebilirim – bana karışıyor gibi bir durum da yok aslında, genelde beraber yiyoruz, hatta, ama böyle daha da iğrençleşebiliyorum:) – yatağın ortasında uyuyabilirim, falan diyorum ama sonuç olarak bunların hiçbirini yapamadığım, bana hiç zevk vermeyen akşamlar oluyor, olmadığı akşamlar. Bir kere, Ece’nin her türlü – oynama, hazırlama, uyutma, yatağına götürme, vs.- işini ben yalnız yaptığım için, çoğu zaman canım çıkıyor ve günü, henüz seyredecek birşey bulamadan koltukta uyuyakalarak tamamlıyorum. Uyuyakalmadan önce, ‘Ne seyretsem?’ diye düşünecek biraz zamanım olursa da artık kızsal film izleme dönemimin geride kaldığını, seyretmekten zevk aldığım dizilerin, beraber takip ettiğimiz diziler olduğınu – kızlar, unutturmayın, size bir ara bugünlerde hangi dizileri izlediğimizi yazayim, siz bunu okurken hala IMDb olursa arayıp bakarsınız, anne-babanızın nasıl şeyler izlemekten hoşlandığına; bu arada, artık olmaması ihtimaline karşı, IMDb’nin ne olduğuna da yazmak gerek:)- beraber takip ettiğimiz ve her bölüm üzerinde tartıştığımız için benim tek seyretmemin eşeklik olacağını farkediyorum. Çirkinleşecek seviyede olmasa da genelde abur cubur yeme kısmını yapıyorum- bugün yapmadım ama- gece 11’den sonra Nutella kaşıklamışlığım var, mesela – bir ara size nutella’yı da anlatayım, umarım hala vardır, hayatın en büyük zevklerinden biri kendisi:). Ama şimdi düşünüyorum da, ben istediğimi söylesem, canım kocam Nutella kavanozunu ve iki kaşık getirirdi, kavanozun dibini beraber görürdük, heralde. Yatağın ortasında rahat rahat uyuma kısmı ise en beceremediğim oluyor. Çünkü geceleri yalnız korkuyorum – Ece, bebeğim, tabi ki yalnız değilim, sen içerde uyuyorsun şu anda, ama aynı şey değil, anlıyorsundur sen -. Evin her yerinden sesler duyuyorum, korkmamak için normalde açmayacağım ışıkları gece boyunca açık bırakıyorum, bu sefer de çok aydınlık oluyor, ‘ya Nilşen, saçmalama, kızım.’diyorum, sinir oluyorum kendime, falan filan. Normalde koltukta uyuyakalarak başlayan gece uykularım sabaha kadar deliksiz sürerken şu aralar hamileliğin etkisiyle her gece uyanıp minimum iki saat cin gibi yatakta dönmekteyim, şu anda da bu, yatakta dönme evresindeyim, mesela; bu gece seansları da gece korkma meselesine pek yardımcı olmuyor, takdir edersiniz ki. Ayrıca farkediyorum ki, ben yalnız da olsam yatağın kendime ait kısmında uyuyorum. İstisnasız her defasında, O’nun burada benimle uyumasını, bu koca yatakta tek başıma uyumaya tercih edeceğimi farkediyorum.
Sabah olmak üzere, birazdan tekrar uyuyakalırım, Ece’nin koşarak yanıma yatmasıyla uyanırım, birlikte kahvaltı, oyun, aktivite falan derken gün çabucak biter ve kocam çabucak gelir. Hayatı paylaşmak böyle birşey işte, onsuz olduğun anda herşey daha yorucu, sıkıcı, ürkütücü ve eksik oluyor. 13 seneden sonra hala böyle hissedebilmek süper birşey, çok şanslı bir insanım ben.
Neyse, artık uyuyabilirim…

Dün gece…

(Bu yazı, dün gece saat 5 sularında beynimde kaleme alınmış – ne demekse- ve yazıya dökülmesi, üşengeçliğim nedeniyle bu saati bulmuştur.)

Uykumun en ağır yerinde elinde küçük örtüleriyle Ece bizim odamıza geliyor. Normalde gece geldiğinde ya altını ıslatmış oluyor, ya da önce birimizi çağırıyor, bu sefer öyle olmadı, sessiz sessiz başucumuza geliyor. Serkan aramıza yatırıyor O’nu. Benim yastığım en ‘yumuşak yastık’ olduğu için başının altına koyuyorum, hemen uyuyakalıyor. Ben uyumuyorum bir daha, Ece de – zaten uykusunda çok hareket eden bir çocuk – herhalde ben de farkında olmadan biraz fazlaca hareket ettiğim için, bir babasına bir bana dönüp duruyor. Bir ara başını benim omzuma, elini de üstüme koyuyor ve öylece uyuyor bir süre.   Artık 4 yaşında Ece, ama her uyuyuşunda bir bebekten farksız oluyor,  uzun kirpikleri tombik yanaklarına değiyor, izlemeye doyamıyorum. Şimdi de başı omzumda, burnu tıkalı, o yüzden ağzı açık, ağzı biraz kokmuş, yüzüme 10 cm. uzaklıkta bebek gibi uyuyor. Fındık burnunu, tombik yanaklarını öpüyorum. Tam ‘bir insan ancak bu kadar sevilebilir.’ diye düşünürken Lal karnımının dört köşesini birden bir ahtapot edasıyla dürtmeye başlıyor, adeta ‘ben de burdayııım!’ diye bağırıyor. Sanki dev göbeğimle O’nun varlığını unutmam mümkünmüş gibi. Bu sırada, kızlarımın babası yatağın diğer ucunda uyurken gözünü kaşımaya başlıyor. Bir huyu var ve dünyada bilen tek insan benim: yüzüstü yatarken gözünü kaşımaya başlıyor, sonra eli gözünde, kolu havada tekrar uyuyakalıyor. iki saniye sonra kolu düşüyor, tekrar gözünü kaşıyor, tekrar uyuyakalıyor. Bu durum, genelde ben uyanıp kolunu aşağı indirene kadar sürüyor:) Koluna dokunuyorum, gözlerini açıyor, Ece’ye ve bana bakıp gülümsüyor. Uykuya dalıyor.

Lalinellam karnımda, Ecişkom omzumda, Damısım yanı başımda, düşünüyorum: dünyada benden şanslı kaç insan vardır ki şu anda?…

31. Hafta

Lalinellam, bugün itibarıyla içerdeki 31. haftasını doldurmuş bulunuyor. Kendisi istatistiklere göre şu anda yaklaşık 42 cm.uzunluğunda ve 1400 gr.ağırlığında olmalı, ama iki hafta önceki doktor kontrolümüz gösterdi ki bütün ölçüleri en az bir hafta önden gidiyor! Dolayısıyla en az ablası kadar tospik bir kızımız olacağı beklentisi bizde çoktan oluşmuş durumda:)

Gelelim benim ölçülerime:) 64 kiloda başladığım 2. hamilelik serüvenime 31.haftanın sonu itibarıyla 81 kiloda devam etmekteyim! Tam 17 kilo almış, tostoparlak olmuş durumdayım ve önümde daha 8 hafta var! Dürüst olmak gerekirse korkuyorum biraz, bu 8 haftada daha kaç kilo alırım, sonrasında tekrar 60lı kilolara, tercihen 38 ama öncelikle 40 bedene ne kadar zamanda dönebilirim, alışveriş sitelerinden alıp durduğum elbiseleri ne kadar zaman sonra giyebilirm, bilemiyorum. Lalim, canım kızım, seni uzun zamandır hiçbirşeyi istemediğim kadar çok istemiştim, bunları yazdığım için alınma sakın, tamam mı, sonuçta hamilelik dünyanın en mükemmel şeyi ve gerçek bir mucize olsa da bu tarz endişeleri hamileliğinde yaşamayan az kadın vardır, herhalde. Ayrıca, ben geçtiğimiz 31 haftayı sadece senin ihtiyaçlarına göre beslenerek geçirmiş olsaydım, şu anda bunları yazıyor olmazdım. Neyse, umuyorum ki birkaç ay sonra kendimi fiziksel olarak daha iyi hissediyor olurum.

Son bir kaç haftadır hamilelik biraz daha zorlaştı, bir süre sol bacağımda siyatik vardı, neyse ki hayatımı oldukça etkileyen bu dert uzun sürmedi, sonrasında reflü baş gösterdi. Hafif omuz ağrısı hiç geçmiyor diyebilirim. Karnım o kadar kocaman oldu ki oturduğum özellikle de yattığım yerden kalkmak oldukça zor olmaya başladı. Bu saydıklarımın hiçbiri çok ciddi boyutta sorunlar değil, hiçbiri günlerimi süper mutlu ve huzurlu geçirmeme engel olmuyor. Herşey yolunda gitsin, 39 haftayı tamamlayalım, tabi ki isteklerim bunlar ama, Lal, seni kucağıma alacağım günü iple çekiyorum. Tamamını çalışarak geçirdiğim ilk hamileliğimde hiç “zaman geçmiyor, bu hamilelik bitmek bilmiyor.”gibi bir hissim olmamıştı, oysa bu defa 9 ayın çoook uzun bir zaman dilimi olduğunu anlamış bulunuyorum. Neyse, umarım son 8 hafta da tek derdim kapılardan sığmıyor olmak olur, sağlıkla gelirsin, bebeğim ve 2.tombik mekik bebek dönemi böylece başlamış olur:)