(Bu yazı, dün gece saat 5 sularında beynimde kaleme alınmış – ne demekse- ve yazıya dökülmesi, üşengeçliğim nedeniyle bu saati bulmuştur.)
Uykumun en ağır yerinde elinde küçük örtüleriyle Ece bizim odamıza geliyor. Normalde gece geldiğinde ya altını ıslatmış oluyor, ya da önce birimizi çağırıyor, bu sefer öyle olmadı, sessiz sessiz başucumuza geliyor. Serkan aramıza yatırıyor O’nu. Benim yastığım en ‘yumuşak yastık’ olduğu için başının altına koyuyorum, hemen uyuyakalıyor. Ben uyumuyorum bir daha, Ece de – zaten uykusunda çok hareket eden bir çocuk – herhalde ben de farkında olmadan biraz fazlaca hareket ettiğim için, bir babasına bir bana dönüp duruyor. Bir ara başını benim omzuma, elini de üstüme koyuyor ve öylece uyuyor bir süre. Artık 4 yaşında Ece, ama her uyuyuşunda bir bebekten farksız oluyor, uzun kirpikleri tombik yanaklarına değiyor, izlemeye doyamıyorum. Şimdi de başı omzumda, burnu tıkalı, o yüzden ağzı açık, ağzı biraz kokmuş, yüzüme 10 cm. uzaklıkta bebek gibi uyuyor. Fındık burnunu, tombik yanaklarını öpüyorum. Tam ‘bir insan ancak bu kadar sevilebilir.’ diye düşünürken Lal karnımının dört köşesini birden bir ahtapot edasıyla dürtmeye başlıyor, adeta ‘ben de burdayııım!’ diye bağırıyor. Sanki dev göbeğimle O’nun varlığını unutmam mümkünmüş gibi. Bu sırada, kızlarımın babası yatağın diğer ucunda uyurken gözünü kaşımaya başlıyor. Bir huyu var ve dünyada bilen tek insan benim: yüzüstü yatarken gözünü kaşımaya başlıyor, sonra eli gözünde, kolu havada tekrar uyuyakalıyor. iki saniye sonra kolu düşüyor, tekrar gözünü kaşıyor, tekrar uyuyakalıyor. Bu durum, genelde ben uyanıp kolunu aşağı indirene kadar sürüyor:) Koluna dokunuyorum, gözlerini açıyor, Ece’ye ve bana bakıp gülümsüyor. Uykuya dalıyor.
Lalinellam karnımda, Ecişkom omzumda, Damısım yanı başımda, düşünüyorum: dünyada benden şanslı kaç insan vardır ki şu anda?…