(Bu yazı canım kızım, gözümün nuru Ecemin bu sabah tüm çabalarıma rağmen, pembe fırfırlı eteğini kirli sepetinden alıp bu hafta üçüncü kez giymesi üzerine yazılmıştır. Yazının ismi herhangi bir kitaptan esinlenilmemiştir; kızlarım, ilerde buna benzer isimde bir – hatta üç – kitapla karşılaşırsanız, oradan koşarak uzaklaşın!)
Ben kokoş bir insan değilim. Hiç olmadım. Formumdan en çok memnun olduğum – diğer bir deyişle, tartıların 50 li rakamları gösterdiği, başka bir deyişle evlilik öncesi, bambaşka bir deyişle 25 yaş öncesi – dönemlerimde bile, kendime en çok yakıştırdığım kıyafetler, düşük belli bol pantolonlar, çok cepli kargo pantolonlar vs. idi. Renk tercihim de her zaman kahve ya da gri ve siyah tonlarıydı. Yemek yemeyi ve yapmayı en az benim kadar seven bir adamla evlenip birlikte mutlu mutlu yemek yapıp yeme, üstüne bir de yaptığımız yemeklerle içilen şarapların nefis uyumunu fark etme dönemleri benim late 20’lerimle çakışınca, kendimi doğal olarak 60 küsürlü kilolarda buldum ve o gün bugündür 50’li rakamları bir daha görebilmiş değilim. Daha dolgun bir insan olmamın giyimim üzerindeki önemli bir etkisi bol pantolonları rafa kaldırma şeklinde gerçekleşti, çünkü fark ettim ki, kiloları sakladığı düşünülen o bol pantolonlar sadece ince vücutlara yakışıyor ve kiloluları sadece daha da kilolu gösteriyordu. Ama ben yine de sade ve spor giyimimden ve cool renk tercihlerimden hiç ödün vermedim.
Senelerce 1., 2., ve 3. sınıfların öğretmeni oldum ve sınıfımdaki öğrencilerin % 50’sinin – daha doğrusu tüm kız öğrencilerin – bütün kırtasiye malzemelerinin, serbest kıyafet günlerinde giydikleri tüm kıyafetlerin pembe tonları olmasına inanamıyordum. Benim için her zaman çok antipatik bir renk olmuştu pembe, ve şimdi düşünüyorum da annelerini biraz kınıyordum galiba bu kızların, kızlarını daha ‘cool’ renklere yönlendiremedikleri için. Sonra… benim de bir kızım oldu.
Ece’nin kıyafetleri 2 yaşına kadar benim tek elimdeydi. Mağazalara gidip istediğim kıyafetleri alıyor ve kızıma giydiriyordum, kızım ne farkındaydı ne giydiğinin ne de umursuyordu. Tahmin edileceği üzere kızımın bebekliği döneminde – tamamı erkek reyonlarından alınmış! – bir sürü yandan cepli kargo pantolonları oldu. Kızıma gri ve kahve tonları kıyafetler almadım tabi ki, ama pembe kıyafeti yok denecek kadar azdı, olanların da büyük çoğunluğunu kuzeni Derin’in küçülmüşleri oluşturuyordu. Bayılıyordum tepeden tırnağa komando renklerinde giydirmeye! Ve en önemlisi, bu dönemler kız çocuklarının pembeye olan düşkünlüğünün genetik bir durum olmadığı, değiştirilebileceği ve kızların farklı renklerdeki giyim tarzları yönünde eğitilebileceği gibi bir yanılgıya hala sahip olduğum dönemlerdi.
Derken, Ece’nin giyimi hakkında tercihlerini bildirmeye başladığı günler geldi. Bu, bir dönemin bittiği ve yeni bir dönemin başladığına işaretti; bir oyuncak bebek edasıyla canımın istediğini giydirebildiğim Ecem büyümüş ve kendi canının istediğini giymeye başlamıştı. Bunda bir sakınca yoktu, beklenen bir durumdu, o bir kız çocuğuydu, nasıl göründüğünü önemsemesi son derece normal ve çok da güzel bir şeydi benim için. Amaaa… giyim tercihleri benim tercihlerimden bu kadar farklı olmak zorunda mıydı?!!! Tokasından küloduna, çorabından şapkasına herşey ama herşey pembe mi olmalıydı?!!! Yıllarca kız annelerini kınamamın cezasını mı çekiyordum?!!! Alışabilecek miydim bu ultra kokoş duruma? (hiç bir zaman alışamadım!)
Ece şu anda yaklaşık 4,5 yaşında, ve gardrobu tek tük kırmızı t-shirtleri hariç baştan aşağı pembe kıyafetlerle dolu. En son üzerlerindeki büyük kalpli baskıya ve kollarındaki fiyonklara güvendiğim siyah ve gri elbiseler, satın almamın üzerinden yaklaşık üç ay geçmiş olmasına rağmen bir kere bile giyilmemiş olarak askıda duruyor. ‘Ececim, sana bir etek/elbise almak istiyorum. Nasıl birşey istersin?’ sorusuna büyük bir coşkuyla ‘Pespembe olsun, fırfırlı olsun, pırıltılı olsun, fiyonklu olsun, Barbie’li olsun, kabarık olsun,…’ şeklinde cevap veriyor. Okula genellikle dev bir pamuk şekeri gibi gidiyor. Çevremdeki insanlar bu dönemin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyorlar, ben de umutla bekliyorum. Sonra da fark ediyorum ki, büyük kızımın pembe döneminin inişe geçtiği dönemle küçük kızımın pembe döneminin başlangıcı büyük bir olasılıkla aynı zamanlara gelecek!
Pembeyi, fırfırları, pırıltıları, özetle kokoşluğu sevmiyor ve bunlara hiçbir zaman alışamayacak olabilirim ama kız annesi olmayı o kadar çok seviyorum ki, ‘kokoşluk’ bu paketin kaçınılmaz bir parçası olduğuna göre bununla yaşamayı öğrenmem gerek. Umarım, kızlarımın her ikisinin de pembe döneminin bittiği, ‘cool’ döneminin başladığı zamanlarda ben de bol pantolonlarımı kendime yakıştıracak kadar formda olabilirim, kızlarımla birlikte ‘cool’ giyinebilirim. Hatta, belki kıyafetlerimizi ortak kullanırız, kim bilir… 🙂