Nasıl anlatsam, nerden başlasam?… Tam üç aydır, hem de hayatımın en dolu dolu geçen dönemlerinden olan bu üç aydır hiçbirşey yazmamış olmamın sebebi uykusuzluk ya da aşırı yorgunluk değil. Hemen hemen her yazımda dem vurduğum üşengeçliğimdir yazmamamın nedeni. 35 yaş itibarıyla değişmemiş olan bu huyumun siz bu yazıyı okurken değişmiş olacağını sanmıyor, siz kızlarımın beni olduğum gibi kabul ettiğinizi umuyor ve yazıma geçiyorum.
Doğum ve sonrasındaki toparlanma süreci tıpkı hamileliğim gibi gayet kolay ve sorunsuz geçti. Ece dünyaya sessiz sedasız, en fazla hıçkırığı andıran bir sesle merhaba derken, Lal ameliyathaneyi ayağa kaldırdı, burnunu çıkarır çıkarmaz avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:) Bu defa benim için de Serkan için de çok daha anlamlı bir doğum deneyimiydi bu, bu defa kızımızı en az bizim kadar heyecanla bekleyen bir ablası vardı çünkü. Ece görür görmez kardeşini kucağına alıp öpmek istedi; bu sevgi dolu ilişkileri hiç değişmedi, neyse ki.
Lal de ablası gibi obur ve uykucu bir bebek. Daha bir aylık bile değilken gece uykusuna yatıp 7 saat uyuması, ablasının evdeki bu küçük rakibini kabullenmesinde çok faydalı oldu. Ne de olsa kardeşi aradan erkenden çıkıyor ve annesi O’na kalıyordu:) Şu anda Lal gecede bir kere uyanan, gündüzleri süt içme ve uyuma saatleri gayet düzenli olan, etrafa gülücükler saçan ve ablası ve kuzenlerinin çılgınlıklarına şaşkın şaşkın bakan dünya tatlısı bir bebek. O’nu sevip mıncıklayan çok sayıda insan var etrafında, büyük bir ailenin tek bebeği olarak sevgiye boğuluyor:)
Lal’i herkes ablasına benzetiyor. Bana Ece’den daha fazla benzediği de genel bir kanı. Benim tek bildiğim ise her iki kızımın da olağanüstü tatlı ve güzel bebekler oldukları. Canım kızlarım benim…
