Anne Mekik, (36), İki Çocuklu, İngilizce Öğretmeni

(Bu yazıyı bir pazar günü öğlen saatlerinde, Kanyon Starbucks’ta yazıyorum. Son 1,5 saattir kitap okuyorum – Enver Aysever, Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı – Hani, bunu sık sık yaptığım birşeymiş gibi yazdım ya, alakası yok! Bir yerlerde kahve içip kitap okumak bir süre öncesine kadar hayatımın rutin zevklerinden biriyken, bir süredir benim için en büyük lükslerden biri oldu. Ama bir yolunu buldum, burdayım, chai tea lattemi içip bu satırları yazıyorum, çok mutluyum, falan filan…)

2,5 ay önce iş hayatına geri döndüm. Mutlu muyum döndüğüm için, aslında evet. Hala full-time evhanımlığının bana göre olmadığını düşünüyor muyum, kesinlikle evet. Evhanımı olduğum zamanlarda hissettiğim işe yaramazlık hissini unuttum mu, kesinlikle hayır. Tatmin edici miktarda olmaktan uzak da olsa tekrar para kazanmaya başlamış olmak beni delice mutlu ediyor mu, kesinlikle evet. Ancak, tüm bu soruların okuyanlara hissettirdiğini tahmin ettiğim, durumla ilgili şüphelerimin cevapları da yazının kalanında yer almaktadır.

Yoğun bir okul, Eyüboğlu. Açıklayamadığım bir şekilde yapmam gereken işler asla sıfırlanmadığı gibi her dakika ıvır zıvır işler çıkıyor ve benim günü eksiksiz tamamlamamı imkansız kılıyor. Daha önce de böyle yoğun çalıştığım dönemler olmuştu, içinde bulunduğum bu dönemi o dönemlerden ayıran, benim en bayağı ama en gerçek ifadeyle canımın çıkmasına neden olansa okuldan eve geldiğimdeki tempo, hiç kuşkusuz. O eski, yoğun dönemlerimde yorgun argın eve gelir, en az bir saat dinlenmenin yolunu bulur, sonra da hem okuldan getirdiğim işlere hem de kendime, kocama ayıracak zaman ve enerjiyi bulurdum. Şu anda ise durum şöyle: işten apar topar, yapmam gereken bir sürü şeyi zamansızlıktan tamamlayamamış olmanın rahatsızlığıyla, servise yetişme telaşıyla çıkıyorum, eve gidiyorum, kontrol edilecek kağıt falan getirmiyorum eve, çünkü gerçekçiyim, biliyorum ki o kağıtlar çantamdan bile çıkamayıp aynen okula geri dönecek. Evde deli gibi özlediğim, beni görünce çığlıklar atarak günümün açık ara en güzel anlarını yaşamamı sağlayan bebeğim, iki numaram Lal’imi mıncıklıyorum birkaç dakika. Derken, bir numaram, Ece’min servisi geliyor. Ablamız gidiyor, 2-2,5 saat sürecek, oyun, çocukları doyurma, yıkama, uykuya hazırlama süreci başlıyor. Her anını çok seviyorum, ikisi de türünün en iyi örnekleri olan kızlarımla bu saydıklarımı yapmak çok eğlenceli ama bir o kadar da yorucu, haliyle. Tüm bunları yaparken zaten günün yorgunluğunun bütünüyle üzerimde olması da cabası.

Lal’in uyumasıyla ilk level’ı başarıyla tamamlamış oluyorum:) Ece babası gelmeden uyumuyor, dolayısıyla bir numaramla birlikte daha sakin bir şekilde geçirdiğimiz yaklaşık bir saatlik bir süremiz oluyor. Tabi eğer haftanın Ece’yi yıkamam gereken günlerinden biriyse, bu bir saat pek öyle sakin geçmiyor, yıkanma ve kızımın gür saçlarını kurutma, kızımı nemlendirme vs.işlemleri enerjimin son damlalarının da tükenmesine neden oluyor. Kocam geliyor, ablamızın yaptığı yemeklerden yiyoruz ve gün benim koltuğa oturduktan takriben 10-15 dakika sonra uyuyakalmamla son buluyor. Bu 10-15 dakika içerisinde birşeyler izleme girişimlerimiz oluyor, çoğunlukla 40 dakikalık bir dizi bölümünü 4-5 günde bitirebiliyoruz:) Bu arada, işi her zaman çok yoğun olan kocamın da durumu benden farklı olmuyor, bir saat kadar koltukta uyuklayıp zorla yatağımıza geçiyoruz.

Haftasonlarına gelince… Haftasonları daha da fazla yoruluyoruz desem? Çünkü tam zamanlı çocuk+bebek bakımına bir de rutin ev işleri ekleniyor. İkimiz de gün içinde kısacık da olsa kestirmenin bir yolunu buluyoruz da gece çocukları uyutup biraz daha takılmayı başarabiliyoruz. Her haftasonu abimlerle bişeyler yapıyoruz, bahçelerinde mangal, çoluk çocuk bir oyun alanına gitmek falan gibi. Hayatımızın geneli gibi çok eğlenceli ve bir o kadar da yorucu aktiviteler bunlar da.

Hayatımın kesinlikle en yorucu dönemini geçiriyorum. Kendime hiç zaman ayıramıyor olmak en çok canımı sıkan konu. Evhanımı olduğum 14 ay boyunca ve öncesinde tek çocuklu ve 4 gün çalıştığım dönemde hayatımın doğal parçaları olan sahilde müzik dinleyip yürüyüş yapmak, uzun uzun alışveriş yapmak, bir kafede kitap okumak, tek başıma sinemada kızsal bir film izlemek vb.nerdeyse hayal oldu. Peki bunlara rağmen çok ama çok mutlu olmamı nasıl açıklarım, acaba? Evet, dönem dönem pilim bitiyor, moralim bozuluyor, hiçbirşeye yetemiyor gibi hissediyorum. Ama bu hislerim hep kısa sürüyor, çünkü çok az insanın olduğu kadar şanslı bir insan olduğumu bir kere daha farkediyorum. Tam bu kadar şanslı olduğum için şükretmek üzereyken yorgunluktan bayılıyorum:)))

Tekrar ne zaman yazabileceğimi merak ederek sözlerime son veriyorum…