Şu anda devam etmekte olan Fethiye tatilimiz, alışık olmadığımız olayları deneyimlediğimiz ve kendimle ilgili yeni çıkarımlarda bulunduğum bir tatil olarak Mekix kayıtlarına geçti, hatta geçiyor. Örneğin, bu Hillside Beach Club’taki yaklaşık 20.tatilimiz ve ilk kez bugün, şu anda sahilde, şakır şakır yağan yağmurun altında yazıyorum bu satırları. Burası genellikle, aşırı güneşten çocukları koruma ya da ıslak bikinilerini bir an önce değiştirme gerginliklerini yaşadığım bir mekanken, bu defa hala sakince yürümek yerine sürekli olarak hoplayıp zıplayan Lalinellam, kaygan zeminde düşer mi, hafif bir üşütme vakası geçiren Ecişim yağmurda ve serin sayılabilecek bu havada biraz daha üşütür mü diye endişelenme halindeyim (endişelenecek bişeyler bulmakta üstüme yok gibi, sanki🤔) Bugünün 5 Ağustos olduğu düşünülürse, bu hava gerçekten hiç beklenmedik bir hava, gerçi geçtiğimiz iki hafta İstanbul iki, ciddi fırtınaya, sel baskınlarına ve hatta ciddi hasarlara neden olan dolulara sahne oldu. Fethiye’de bu havaya çok şaşırmamak gerek, belki de.
Bu tatili asıl eşsiz kılan olayı geldiğimiz Perşembe gününün akşam saatlerinde, otel odamızda yaşadık. Tam da kocamla, ‘Allahım, burası ne muhteşem bir yer, çocuklarımız nasıl da dünya tatlısı, hayat da bize güzel, herşey bu kadar kusursuz olabilir miydi?’ diye mutluluk pozları verirken, kızlarım da bir o kadar mutluyken, Lalişkom banyoda yapmaya bayıldığı iksirlerinden yapmak için eline aldığı porselen fincanı düşürdü, sağ el bileğini kesti. Bağırarak ağlamaya başladı, görür görmez her zamanki kesiklerden farklı olduğunu anladım, büyük bir yarıktı bu defaki. Genel olarak, oldukça soğukkanlıydık kocam da ben de, resepsiyonu aradık, 6-7 dakika sonra otelin hastabakıcısı geldi, ‘dikiş atılacak, burada yapamayız, revire götürelim.’ dedi. 5 dakika kadar sonra, sürekli ağlayan 3,5 yaşındaki kızımız revirin sedyesinde yatıyordu ve biz doktorun, O’nun bileğindeki kanlar akan kesiğin içine uyuşturucu iğne enjekte edişini, kesiğe dikiş atışını, minik tavşanımızın acı içinde çığlık atıp ağlayışını izliyorduk. Bu bir ilkti, ailemiz için ( nolur son olsun Allahım🙏🏻), ufak tefek kazalarımız olmuştu ama ilk kez ciddi bir kan kaybı oldu, ilk kez dikiş gerektirecek, apar topar bir sağlık merkezine gelmemizi gerektirecek bir kaza oldu. Olaydan yaklaşık bir saat sonra, Lalim sanki hiç böyle birşey yaşamamış gibi şen şakrak koşturup kahkahalar atıyordu. İlk şoku atlatan bense, kızımızın ne kadar büyük bir tehlike atlattığını, ne kadar tehlikeli bir bölgenin kesildiğini idrak ettim bir anda. Bu, bir ürpermeyle ve ağlama hissiyle gelen, ‘Allahım, yavrumu bize bağışladı.’ hissiyatı, olayın üzerinden yaklaşık 48 saatin geçtiği şu dakikalarda hala gidip geliyor, ne kadar düşünmemeye çalışsam da, düşünmenin bir faydası yoksa da bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ama beni asıl şaşırtan şey, ailece bu olayı bu kadar kolay atlatmış olmamız. Günlük pansuman amaçlı doktor ziyaretlerimiz ve Lalimin dikişlerinin ıslanmaması için kolunu stretch film ve buzdolabı poşetiyle paketleme çalışmalarımız dışında – ki bu aktiviteler bile eğlence kaynağı olabiliyor, kızlarım için😍- tatilimiz gayet normal devam edebiliyor. Bu olayın kızımda travma bırakmasından korkan ben, bir sonraki gün banyoya girerken iksir yapmak için kızımın elinde porselen fincanı gördüğümde, korkulacak hiçbirşey olmadığı gibi, asıl endişelenecek şeyin bu çocuk milletinin hiçbirşeyden ders almadığı olduğunu da görmüş oldum.
Kızlarım şu anda akşam çıkacakları gösterini provasındalar. Lal çiçek, Ece yaprak olacakmış, provayı izlemiyoruz, akşam sürpriz olsun diye. Her ikimiz de, her ikisinin de hayranı, hastası, fanatiğiyiz; sevgiye boğarken kendilerini, düşkünlüğümüzün manyak boyutlarını da çaktırmıyoruz ki bağımsız, sağlıklı bireyler olabilsinler; bizi mutlu ya da mutsuz etmemek için değil, kendi iyilikleri ve mutlukları için kararlar versinler hayatta; çılgınca sevildiklerini bilsinler, güvende hissetsinler, ama özgür de olabilsinler, falan filan. Bana yine bir titreme geldi, sözlerimi burada noktalayıp, bir kaç damla gözyaşı dökmenin zamanıdır.