Korona!!!

Bu kadar uzun zamandır yazmamışken, bu arada dünyada ve bizim hayatımızda bu kadar çok şey olmuş ve oluyorken, nerden ve nasıl başlanır ki yazmaya…

Bizim çılgınca tatil planları yaptığımız bir dönemde ilk kez adını duyduk bu covid 19 denen arkadaşın. Çok önemsemedik önceleri, tatil planlarımızı hiç etkilemedi, 2020 ilkbaharını hafta hafta planlamayı, yurtiçi ve yurtdışında, kimi hafta sonu kimi tüm bahar tatilini kapsayan tatillerle doldurmayı sürdürdük. Planlamakla da kalmadık, bazı tatillerin uçak biletlerini satın aldık. Ne zaman ki Ocak ayı sonunda bazı ülkeler, örneğin İtalya, durumun vahim olduğunu duyurmaya başladı, bizde şimşek çaktı. Mayıs ortasında gitmeyi umduğumuz Roma tenis turnuvası artık bir hayaldi. Bizim ilkbaharda hiç bir tatil yapamayacağımızı anlamamızla, evlere kapanıp burnumuzu dışarı çıkarmadığımız, babamızın market, pazar alışverişini Robocop gibi maske ve eldivenlerle yapıp eve gelir gelmez bize dokunmadan banyoya koşup kendini dezenfekte ettiği, okulların ve babamızınki de dahil pek çok iş yerinin evden çalışma kararı aldığı dönem arasında sadece bir kaç hafta var. Martın ikinci haftasında kapandığımız evlerimizden Haziran ayının ikinci haftasında hafifçe çıktık. Bu süreçte kızlarım site içinde arkadaşlarıyla oynamayı sürdürdü ama diğer tüm sosyal aktiviteleri durdurduk. Biz ülkede hatta dünyadaki tüm korona mağdurları arasında en şanslılardanız, bence, çünkü kendimize ait bir bahçemiz, mesafemizi koruyarak sosyalleşebileceğimiz alanlara sahip bir sitemiz var ve yakınlarımızdan hasta olan olmadı.

Şu andaki durumumuza gelince… Eylül ayındayız, hastalıkla ilgili istatistikler yine kötüleşmeye başladı ve yeni eğitim-öğretim yılını da evlerimizde geçireceğiz gibi görünüyor. Ben de kızlarımla birlikte evdeyim, üçümüz aynı anda evin farklı odalarında derslerimize giriyoruz ve -Lal’in her gün bir-iki kere gelen giden ‘Dersler çok sıkıcı’ modları dışında- keyfimiz gayet yerinde. Her dışarı çıktığımızda maske takıyoruz, insanlardan uzak duruyoruz ve maske takarak yapamayacağımız etkinliklere -bale gibi- devam edemiyoruz. Her ne kadar keyfimiz yerinde olsa da, koronadan minimum etkilenen şanslı azınlıkta olsak da, hayatın eskisine, normale dönmesini, yine ailece evden çıkıp okula gittiğimiz, günün sonunda buluşup günlük aktivitelerimizi yaptığımız ve yine özgürce dışarlarda dolaşıp özgürce tatil planları yaptığımız günlerin geri gelmesini iple çekiyoruz biz de. Koronaya bir çare bulunduğunda buraya ‘Korona – The End’ isimli bir yazı daha yazmak umuduyla…

Enteresan bir Mekix tatili…

Şu anda devam etmekte olan Fethiye tatilimiz, alışık olmadığımız olayları deneyimlediğimiz ve kendimle ilgili yeni çıkarımlarda bulunduğum bir tatil olarak Mekix kayıtlarına geçti, hatta geçiyor. Örneğin, bu Hillside Beach Club’taki yaklaşık 20.tatilimiz ve ilk kez bugün, şu anda sahilde, şakır şakır yağan yağmurun altında yazıyorum bu satırları. Burası genellikle, aşırı güneşten çocukları koruma ya da ıslak bikinilerini bir an önce değiştirme gerginliklerini yaşadığım bir mekanken, bu defa hala sakince yürümek yerine sürekli olarak hoplayıp zıplayan Lalinellam, kaygan zeminde düşer mi, hafif bir üşütme vakası geçiren Ecişim yağmurda ve serin sayılabilecek bu havada biraz daha üşütür mü diye endişelenme halindeyim (endişelenecek bişeyler bulmakta üstüme yok gibi, sanki🤔) Bugünün 5 Ağustos olduğu düşünülürse, bu hava gerçekten hiç beklenmedik bir hava, gerçi geçtiğimiz iki hafta İstanbul iki, ciddi fırtınaya, sel baskınlarına ve hatta ciddi hasarlara neden olan dolulara sahne oldu. Fethiye’de bu havaya çok şaşırmamak gerek, belki de.

Bu tatili asıl eşsiz kılan olayı geldiğimiz Perşembe gününün akşam saatlerinde, otel odamızda yaşadık. Tam da kocamla, ‘Allahım, burası ne muhteşem bir yer, çocuklarımız nasıl da dünya tatlısı, hayat da bize güzel, herşey bu kadar kusursuz olabilir miydi?’ diye mutluluk pozları verirken, kızlarım da bir o kadar mutluyken, Lalişkom banyoda yapmaya bayıldığı iksirlerinden yapmak için eline aldığı porselen fincanı düşürdü, sağ el bileğini kesti. Bağırarak ağlamaya başladı, görür görmez her zamanki kesiklerden farklı olduğunu anladım, büyük bir yarıktı bu defaki. Genel olarak, oldukça soğukkanlıydık kocam da ben de, resepsiyonu aradık, 6-7 dakika sonra otelin hastabakıcısı geldi, ‘dikiş atılacak, burada yapamayız, revire götürelim.’ dedi. 5 dakika kadar sonra, sürekli ağlayan 3,5 yaşındaki kızımız revirin sedyesinde yatıyordu ve biz doktorun, O’nun bileğindeki kanlar akan kesiğin içine uyuşturucu iğne enjekte edişini, kesiğe dikiş atışını, minik tavşanımızın acı içinde çığlık atıp ağlayışını izliyorduk. Bu bir ilkti, ailemiz için ( nolur son olsun Allahım🙏🏻), ufak tefek kazalarımız olmuştu ama ilk kez ciddi bir kan kaybı oldu, ilk kez dikiş gerektirecek, apar topar bir sağlık merkezine gelmemizi gerektirecek bir kaza oldu. Olaydan yaklaşık bir saat sonra, Lalim sanki hiç böyle birşey yaşamamış gibi şen şakrak koşturup kahkahalar atıyordu. İlk şoku atlatan bense, kızımızın ne kadar büyük bir tehlike atlattığını, ne kadar tehlikeli bir bölgenin kesildiğini idrak ettim bir anda. Bu, bir ürpermeyle ve ağlama hissiyle gelen, ‘Allahım, yavrumu bize bağışladı.’ hissiyatı, olayın üzerinden yaklaşık 48 saatin geçtiği şu dakikalarda hala gidip geliyor, ne kadar düşünmemeye çalışsam da, düşünmenin bir faydası yoksa da bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ama beni asıl şaşırtan şey, ailece bu olayı bu kadar kolay atlatmış olmamız. Günlük pansuman amaçlı doktor ziyaretlerimiz ve Lalimin dikişlerinin ıslanmaması için kolunu stretch film ve buzdolabı poşetiyle paketleme çalışmalarımız dışında – ki bu aktiviteler bile eğlence kaynağı olabiliyor, kızlarım için😍- tatilimiz gayet normal devam edebiliyor. Bu olayın kızımda travma bırakmasından korkan ben, bir sonraki gün banyoya girerken iksir yapmak için kızımın elinde porselen fincanı gördüğümde, korkulacak hiçbirşey olmadığı gibi, asıl endişelenecek şeyin bu çocuk milletinin hiçbirşeyden ders almadığı olduğunu da görmüş oldum.

Kızlarım şu anda akşam çıkacakları gösterini provasındalar. Lal çiçek, Ece yaprak olacakmış, provayı izlemiyoruz, akşam sürpriz olsun diye. Her ikimiz de, her ikisinin de hayranı, hastası, fanatiğiyiz; sevgiye boğarken kendilerini, düşkünlüğümüzün manyak boyutlarını da çaktırmıyoruz ki bağımsız, sağlıklı bireyler olabilsinler; bizi mutlu ya da mutsuz etmemek için değil, kendi iyilikleri ve mutlukları için kararlar versinler hayatta; çılgınca sevildiklerini bilsinler, güvende hissetsinler, ama özgür de olabilsinler, falan filan. Bana yine bir titreme geldi, sözlerimi burada noktalayıp, bir kaç damla gözyaşı dökmenin zamanıdır.

Home, sweet home!

(Az sonra çok mutlu bir insanın yazdığı çok mutlu bir yazı okuyacaksınız. Ülkede ve hatta dünyada her gün başka çok üzücü ve tuhaf olay meydana geliyor, bu çirkinliklerin blogumu ve musmutlu yazımı kirletmesine izin vermeyeceğim diyor ve yazıma geçiyorum.)
Daha önce hiç belirtmiş miydim, bilmiyorum, ama ben çok şanslı bir insanım. Her insan gibi ben de hayaller kuruyorum, her insandan farklı olarak benim hayallerim genellikle gerçekleşme eğiliminde. Diyorum ki, 30 yaşımdan önce anne olmayayım, anne olduğumda araba kullanmayı öğrenmiş olayım, araba ve hatta ev almış olalım; hepsi, gerçekleşiyor. İki çocuğumuz olsun, ikisi arasında 4-4,5 yaş fark olsun diyorum; şu işe bak ki gerçekleşiveriyor. Diyorum ki, bizim yazlığımız olmasın, babamızın gelip gitmesi zor olur, onun yerine yazlık gibi bir evimiz olsun, havuzu, bahçesi, sosyal ortamı olsun; o da gerçekleşiyor. Bütün bunlara hayal değil plan, hatta makul ve mantıklı, dolayısıyla gerçekleşmesi olası planlar da denebilir; ilk çocuğunu 30 yaşında, evini ve arabasını alıp, ikincisini tam 4,5 sene sonra yapmış bir insan olmam yetmiyormuş gibi, an itibarıyla 3 ay önce taşındığımız, olabilecek en güzel yazlıklardan daha güzel olan, çünkü tam bir tatil köyü ortamı olmasının yanı sıra, bir de İstanbul şehir merkezine 20 dakika mesafedeki evimiz, güzel evimizin bahçesinde yazıyorum bu satırları. Çok şanslıyım, iyi plan yapıyorum, falan filan, sonuç olarak huzurun, keyfin ve alkolün dibine vurmuş durumudayız.
Kızlarımın bir sürü arkadaşı var, ve tam bizim çocukluğumuzdaki yaz akşamları gibi, her gece uyku saatlerine kadar evimizin bahçesinin tam karşısındaki parkta ya da sitenin yollarında arkadaşlarıyla koşuşturup oynuyorlar. Bu durum daha çok Ece için geçerli tabi, Lalişkom biraz küçük böyle özgürce koşuşturmak için, ama O da seneye daha da çok katılacak bu ortalıkta koşup oynayan çocuk çetesine😊 Evimize 30 saniye mesafede bir havuzumuz, çok sempatik bir bahçemiz, evimizin karşısında güzeller güzeli atların otladığı bir çiftlik bile var. (Kızlarım, ben evimizi böyle tarif ediyorum ama siz bunları okurken ve sonrasında, emekliliğimizde hala burada oturuyor olmayı umuyorum. )
Biz Sinpaş’taki evimizde de çok mutluyduk tabi; şimdi bahçemiz, havuzumuzun olması ve çocukların daha rahat ve güvenli bir ortamda sosyalleşebilmeleri mutluluğumuzu üçe katladı😍 Tek derdimiz kendimizi mangala ve içkiye vermiş olmamızdan dolayı hafifçe semirmiş olmamız, o da beklenen bir sonuç😋

Ilık bir tatil günü…

Bugün günlerden çarşamba. Hava çok güzel, o kadar ki şu anda bir kafenin bahçesinde, Boğaz’a karşı oturmuş limonata içerek yazabiliyorum bu yazıyı. Şubat tatilindeyim; uyuyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, kitap okuyorum, kızlarımı mıncıklıyorum, bir de Ece’yi yazdırdığım Sabancı Müzesi’ndeki bir heykel&resim kursunun kızım için ne kadar doğru ve faydalı olduğunu görüp sevindirik oluyorum🤓. Grubundaki bir çocuğun sıkıntıdan patladığı için ağlamaklı olduğu bu heykel&resim kursu, benim doğuştan sanatçı kızım için, bayıldığı, birşeyler öğrendiği ve çok zevk aldığı bir eğitim fırsatı oldu. Bundan iki ay kadar önce okulda Görsel Sanatlar dersinde yaptığı yeni yıl temalı resimle, başka bir okuldaki bir resim yarışmasında mansiyon ödülü aldı ve her zaman çok sevdiğini hissettirdiği çizme boyama konularında tahminimizden daha iddialı ve yetenekli olabileceğini, okuldışı aktivite seçimlerimizi sanattan yana yapmamızda fayda olduğunu fark ettirdi bize. O kadar zevkle anlatıyor ki yaptıklarını bundan sonra bu tarz atölyeleri hiç kaçırmama kararı aldım.
Geçen haftayı Almanya’nın Avusturya sınırına yakın Oberjoch denen bir kayak merkezinde geçirdik. Dostum, Çiko & Defne Toprak ailesi de bizimleydi, çok eğlenceli bir tatil yaptık. Lalinellamız dahil hepimiz kaydık, uyuduk, yedik, içtik, yüzdük, oynadık; dört dörtlük bir tatil oldu. Bu yıla çok iyi başladık, tüm yıl böyle geçer, umarım.
Sabancı Müzesi’ndeki Müzedechanga isimli bu kafede oturup kızımı beklerken yazıyorum bu yazıyı. Şimdi yazmayı bırakıp kitabım ‘Konstantiniyye
Oteli’ni okumaya devam etme zamanı…

Nerde kalmıştık? – part 2

Günlerden salı, iş çıkışı kuaföre geldim, saçım insan içine çıkılamaz halde çünkü. Aslında istediğim ve ihtiyacım olan şey iki saat kadar uyumak, ama bunun imkansız olduğunu bildiğim için ihtiyacım olan bir diğer şey olan saçımı toparlatmaya karar verdim ve sürünerek kuaföre geldim. Gün içinde aynaya bakıp saçımı kestirip ve boyatmayı daha fazla erteleyemeyeceğimi fark edip son dakikada gelmeye karar verdiğim için kitabımı yanıma almamışım – Fi, Azra Kohen -, ben de her zamanki gibi ihmal ettiğim bloguma bişeyler yazarak değerlendiririm bu zamanı, o halde. Bu yazımı, dün itibarıyla 22 aylık olan dünya tatlısı, şişkoşu ve oburu minik kızım Lalişkoma ayırıyorum, duyrulur.

Lal, kalabalık ve bebek mıncıklamayı özlemiş bir aileye ve kalabalık ve bebek mıncıklamayı daha da çok özlemiş bir komşu ‘Sinpaş’ teyzeler grubunun içine doğdu. Şu andaki, kapıya gelen kurye abilerden restoranlardaki garsonlara, her yaştan tüm insanlarla anında muhabbeti kuran ultra sosyal kişiliğini, doğduğundan beri elden ele dolaşıp bolca mıncıklanmasına bağlıyorum ben şahsen. O kadar güleryüzlü, canayakın ve insanlara hemen ısınan bir çocuk ki, bulunduğu ortama pozitif enerji yayıyor resmen. Bir de çok komik bir insan kendisi; hiç susmadan yarım yarım konuşmasını, kendine has yaylanarak yürümesini, her fırsatta dans etmesini, kerevizden börülceye enginara kadar istisnasız her yemeği hapır hupur elleriyle lüpletmesini seyretmek müthiş zevkli. Sanki her geçen gün daha tatlı oluyor gibi, canım benim. Bir de, çok güzelleşti, çok güzel ve çok sosyal bir kızımız daha var artık😊
Lal’den bahsedip ne kadar hareketli, haylaz, biraz da inatçı olduğuna değinmemek yanlış olur. Sandalyeleri muhtelif masa, tezgah, lavabo ve dolapların önüne taşıyıp, üstüne çıkıp tehlike yaratacak hiçbir fırsatı kaçırmıyor, kurcalanmadık çekmece bırakmıyor, lavaboların içine oturup kendi kendine bıcı bıcı yapıyor muzır kızımız. Bizim sandalyeleri kaldırmamız, dikkatini başka bir şeye çekmeye çalışmamız pek bir işe yaramıyor, yine bildiğini okuyor kendisi. Biraz daha büyüyüp tehlikelerin daha fazla farkına varmaya başlayana kadar hemen yanında beklemeye devam etmekten başka çaremiz yok…

Ece ve Lal genellikle çok güzel oynuyorlar birlikte. Kovalamaca, okulculuk en sorunsuz oynadıkları oyunlar. Oyuncaklarla oynarlarken bir süre sonra birinin elindeki oyuncağı diğerinin istemesi, Ece’nin Lal’in elindeki bir oyuncağı çekerek alması, bu sırada Lal’in biraz da canının yanması gibi sorunlar çıkabiliyor. Birinin ya da ikisinin birden ağlaması sonrasında kocam ya da benim oyuncağa el koymamızla, ağlayana ya da ağlayanlara sarılıp sakinleştirmemizle olay tatlıya bağlanıyor. Lal’in çok büyüdüğünü, Ece’nin de aslında o kadar da büyümediğini görmemizi sağlayan olaylar bunlar. Zaman zaman anlaşamıyor gibi görünseler de birbirlerini çok seven, birbirleri için vazgeçilmez olan iki kanka oldular şimdiden.
Şimdi, eve gidip kızlarıma sarılma zamanı, neyse ki…

Nerde kalmıştık?- part 1

(Bu yazıyı yazmaya başladığımda yaz tatilimin başındaydım, Ece’nin yaz okulunun ilk günüydü, vs. Ama ben ne yaptım, bu yazıyı yazmaya başladığımı unuttum! Dolayısıyla, yaklaşık 7 hafta sonra, tekrar tamamlamaya çalışmaya tenezzül bile etmeden böyle yarım yamalak post ediyorum. Napalım, ben böyleyim…)

Ben bu blog işini beceremedim. Daha doğrusu, benim neyime blog yazmak! Hayatımın açık ara en yoğun senesini geçirdim, kocamla iki laf etmek bile lükstü, koltukta uyuyakalmamayı becermek bir başarıydı; benim neyime blog yazmak! Buraya kadarmış deyip bloggerlığa burada son vermek bir seçenek, ya da şu anda olduğu gibi tıngır mıngır, yılda ortalama iki entry ile götürebilirim de. Her ikisi de sevimsiz seçenekler, hayatımdaki son gelişmelerle birlikte performansımda ufak da olsa bir iyileşme olması umuduyla bir süre daha takılmayı tercih ediyor ve sadede geliyorum…
Ayda yılda bir yazınca, günlük formatında değil bilgi güncelleme şeklinde gelişiyor yazılarım, haliyle. Yaz tatilimizin başladığı şu günlerde durumlarımız şöyle özetlenebilir: Ece anaokukunu bitirdi ve. 1.sınıfa geçti. Tan Sağtürk’teki ilk senesini de geçen hafta tamamladı, yüzlerce insanın önünde ağzımızın açık kaldığı, olağanüstü bir gösteride sahne aldı; bir ara ağlamaktan izleyemeyeceğimi düşündüm. İnsanın kendi öz çocuğunun artık baya baya büyüdüğünü açıkça gösterdiği böyle durumları algılayabilmesi, kabullenebilmesi ve normal karşılayıp duygulanmamayı başarabilmesi kolay olmuyor. Ece son derece rahat, güzel, güleryüzlü, özgüvenli ve keyif aldığı her halinden belli olur bir halde çıktı sahneye, nefesimizi kesti, gurur duyma sınırlarımızı zorladı, hayran olduk kimbilir kaçıncı kez öz kızımıza. Şu anda da yaz okulundaki ilk gününde, jimnastik yapıyor. Her yeni duruma, karşılaştığı her yeni insana inanılmaz iyi uyum sağlıyor, sanki hep durumun içinde, hep o insanlarla birlikte gibi rahat davranıyor ve bizi her seferinde şaşırtıyor. Genel olarak her durumdan keyif almasını biliyor. Bu noktada kendimize de pay çıkartmamız doğru olabilir, sanki, biz de O’nun zevk almayabileceği hiçbir ortama sokmuyoruz O’nu. O da mutlu bir insan olması için gösterdiğimiz çabaları takdir edercesine, hep mutlu, halinden hep memnun -maaşallah ,- gülümsüyor, kahkahalar atıyor, şarkı söyleyip dans ediyor. Canım, ipek saçlı, dünya güzeli kızım benim…

Bir de iki numaramız var, tabi. O’nu da bir sonraki yazımda anlatayım o zaman…

Anne Mekik, (36), İki Çocuklu, İngilizce Öğretmeni

(Bu yazıyı bir pazar günü öğlen saatlerinde, Kanyon Starbucks’ta yazıyorum. Son 1,5 saattir kitap okuyorum – Enver Aysever, Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı – Hani, bunu sık sık yaptığım birşeymiş gibi yazdım ya, alakası yok! Bir yerlerde kahve içip kitap okumak bir süre öncesine kadar hayatımın rutin zevklerinden biriyken, bir süredir benim için en büyük lükslerden biri oldu. Ama bir yolunu buldum, burdayım, chai tea lattemi içip bu satırları yazıyorum, çok mutluyum, falan filan…)

2,5 ay önce iş hayatına geri döndüm. Mutlu muyum döndüğüm için, aslında evet. Hala full-time evhanımlığının bana göre olmadığını düşünüyor muyum, kesinlikle evet. Evhanımı olduğum zamanlarda hissettiğim işe yaramazlık hissini unuttum mu, kesinlikle hayır. Tatmin edici miktarda olmaktan uzak da olsa tekrar para kazanmaya başlamış olmak beni delice mutlu ediyor mu, kesinlikle evet. Ancak, tüm bu soruların okuyanlara hissettirdiğini tahmin ettiğim, durumla ilgili şüphelerimin cevapları da yazının kalanında yer almaktadır.

Yoğun bir okul, Eyüboğlu. Açıklayamadığım bir şekilde yapmam gereken işler asla sıfırlanmadığı gibi her dakika ıvır zıvır işler çıkıyor ve benim günü eksiksiz tamamlamamı imkansız kılıyor. Daha önce de böyle yoğun çalıştığım dönemler olmuştu, içinde bulunduğum bu dönemi o dönemlerden ayıran, benim en bayağı ama en gerçek ifadeyle canımın çıkmasına neden olansa okuldan eve geldiğimdeki tempo, hiç kuşkusuz. O eski, yoğun dönemlerimde yorgun argın eve gelir, en az bir saat dinlenmenin yolunu bulur, sonra da hem okuldan getirdiğim işlere hem de kendime, kocama ayıracak zaman ve enerjiyi bulurdum. Şu anda ise durum şöyle: işten apar topar, yapmam gereken bir sürü şeyi zamansızlıktan tamamlayamamış olmanın rahatsızlığıyla, servise yetişme telaşıyla çıkıyorum, eve gidiyorum, kontrol edilecek kağıt falan getirmiyorum eve, çünkü gerçekçiyim, biliyorum ki o kağıtlar çantamdan bile çıkamayıp aynen okula geri dönecek. Evde deli gibi özlediğim, beni görünce çığlıklar atarak günümün açık ara en güzel anlarını yaşamamı sağlayan bebeğim, iki numaram Lal’imi mıncıklıyorum birkaç dakika. Derken, bir numaram, Ece’min servisi geliyor. Ablamız gidiyor, 2-2,5 saat sürecek, oyun, çocukları doyurma, yıkama, uykuya hazırlama süreci başlıyor. Her anını çok seviyorum, ikisi de türünün en iyi örnekleri olan kızlarımla bu saydıklarımı yapmak çok eğlenceli ama bir o kadar da yorucu, haliyle. Tüm bunları yaparken zaten günün yorgunluğunun bütünüyle üzerimde olması da cabası.

Lal’in uyumasıyla ilk level’ı başarıyla tamamlamış oluyorum:) Ece babası gelmeden uyumuyor, dolayısıyla bir numaramla birlikte daha sakin bir şekilde geçirdiğimiz yaklaşık bir saatlik bir süremiz oluyor. Tabi eğer haftanın Ece’yi yıkamam gereken günlerinden biriyse, bu bir saat pek öyle sakin geçmiyor, yıkanma ve kızımın gür saçlarını kurutma, kızımı nemlendirme vs.işlemleri enerjimin son damlalarının da tükenmesine neden oluyor. Kocam geliyor, ablamızın yaptığı yemeklerden yiyoruz ve gün benim koltuğa oturduktan takriben 10-15 dakika sonra uyuyakalmamla son buluyor. Bu 10-15 dakika içerisinde birşeyler izleme girişimlerimiz oluyor, çoğunlukla 40 dakikalık bir dizi bölümünü 4-5 günde bitirebiliyoruz:) Bu arada, işi her zaman çok yoğun olan kocamın da durumu benden farklı olmuyor, bir saat kadar koltukta uyuklayıp zorla yatağımıza geçiyoruz.

Haftasonlarına gelince… Haftasonları daha da fazla yoruluyoruz desem? Çünkü tam zamanlı çocuk+bebek bakımına bir de rutin ev işleri ekleniyor. İkimiz de gün içinde kısacık da olsa kestirmenin bir yolunu buluyoruz da gece çocukları uyutup biraz daha takılmayı başarabiliyoruz. Her haftasonu abimlerle bişeyler yapıyoruz, bahçelerinde mangal, çoluk çocuk bir oyun alanına gitmek falan gibi. Hayatımızın geneli gibi çok eğlenceli ve bir o kadar da yorucu aktiviteler bunlar da.

Hayatımın kesinlikle en yorucu dönemini geçiriyorum. Kendime hiç zaman ayıramıyor olmak en çok canımı sıkan konu. Evhanımı olduğum 14 ay boyunca ve öncesinde tek çocuklu ve 4 gün çalıştığım dönemde hayatımın doğal parçaları olan sahilde müzik dinleyip yürüyüş yapmak, uzun uzun alışveriş yapmak, bir kafede kitap okumak, tek başıma sinemada kızsal bir film izlemek vb.nerdeyse hayal oldu. Peki bunlara rağmen çok ama çok mutlu olmamı nasıl açıklarım, acaba? Evet, dönem dönem pilim bitiyor, moralim bozuluyor, hiçbirşeye yetemiyor gibi hissediyorum. Ama bu hislerim hep kısa sürüyor, çünkü çok az insanın olduğu kadar şanslı bir insan olduğumu bir kere daha farkediyorum. Tam bu kadar şanslı olduğum için şükretmek üzereyken yorgunluktan bayılıyorum:)))

Tekrar ne zaman yazabileceğimi merak ederek sözlerime son veriyorum…

Öylesine…

Sürekli en uygun zamanı kolluyorum bişeyler yazmak için. Uzun uzun yazacak zamanım olsun, düşüncelerimi taparlayayım önce diyorum. Tabi sonuç böyle oluyor, böyle bir zaman yaratamıyorum bir türlü ve bir de bakıyorum ki aylardır hiçbirşey yazmamışım. Oysa ki bu aylar hayatımda en çok şeyin olduğu zamanlar belki de.

Özetle:
yaklaşık 14 aydır sürmekte olan evhanımlığı dönemim 2 hafta sonra sona eriyor. Önümüzdeki sene de öğretmenlik yapmamak gibi bir düşüncem oldu kısa bir süre için, fakat daha bu konuyu değerlendirmeye fırsat bulamadan, daha Lal yeni doğmuşken tesadüfler sonucu tanıştığım arkadaşımın vasıtasıyla başvurduğum ve görüştüğüm Eyüboğlu Kemerburgaz Okulu’yla anlaştım. Çok memnunum, iyi bir çalışma deneyimi olacağını hissediyorum.

Ece için Şişli Terakki Okulu’nu seçtik. Hem oturmuş ve köklü bir okul, hem de modern eğitim modellerini başarıyla uyguluyorlar. Çok içimize sinerek aldığımız bir karardı ama okulun evimize oldukça uzak olması gibi bir sorun var. 45 dakika-1 saat arası sürecek gibi görünüyor yol. Bu sene Ece’nin ne kadar zorlandığına bağlı olarak ev değiştirmeyi bile düşünebiliriz.

Abimler Zekeriyaköy’e taşındı. Hayatımızı kökten değiştiren bir olay oldu bu. Artık 15 dakika mesafede oturuyoruz, geçerken birbirimize uğrayabiliyoruz, haftaiçi görüşebiliyoruz, evlerinin süper bahçesinde uzun uzun ve sık sık birlikte oynama fırsatı buluyor kızlarımız. Kocaman aile ortamını ben de ilk defa kızlarımla birlikte yaşayabiliyorum ve çok çok güzel bişey bu.

Lal nerdeyse 7 aylık oldu. Haftadan haftaya kişilik değiştiren bir varlığın son 4 ayını özetlemek çok zor tabi ama deneyeceğim:) ilk dört ay süt anne bile olmama yetecek kadar çok olan sütüm 4 aylıkken anjin olmam ve iki hafta su bile içememem sonucu bir anda azaldı ve yaptığım, yiyip içtiğim hiçbirşey artmasını sağlamadı. Mamaya başlamamın üzerinden üç ay geçti ve ben hala Lal’e mama hazırlarken, hatta marketten mama alırken kendimi çok kötü hissediyorum. Beni emmeye de devam ediyor, ayrıca iki aydır sebze meyve, yoğurt, bebe bisküvisi vs.de girdi beslenmesine. Sütüm çok azaldı artık, çalışmaya başladıktan sonra daha da azalır diye tahmin ediyorum, Ece’yi 1 yaşına kadar emzirmiştim, Lal’in 8.ayı bile bulacağını sanmıyorum. Ve gerçekten üzgünüm bunun için, elimden birşey gelmiyor maalesef.

Lal dünyanın en tatlı, en uyumlu, en güleryüzlü, en uykucu bebeği, bu arada. Çok tombik, mıncıklanmaya hiçbir şikayeti yok, gördüğü herkese anında gülümsüyor, iki aydır gece uykusuna 8’de yatıp sabah 6:30’a kadar kesintisiz uyuyor. Mütevazi olamayacağım, dünya tatlısı bir insan daha yaptık:) Ayrıca, Lal bana çok benziyor. (Lal, bebeğim, bunu okuduğunda kaç yaşında olacaksın bilmiyorum ama, umarım hala bana şu andaki kadar çok benziyorsundur. Ece dünya güzeli, bakmaya doyamıyorum ve gülüşünü herkes bana benzetiyor ama bana çok benzeyen bir çocuğum olmasının zevkini Lal’de tadıyorum.) şimdiden Fethiye’ye, Almanya’ya Çikoların yanına ve Antalya’ya tatile gitti Lal. İlk uçak deneyimi çok tatsızdı, uçuş boyunca ağladı, fakat sonrakilerde kuzu gibiydi aşkoşum. İki gün sonra da abimlerle birlikte Bodrum’a gidiyoruz.

Ece’nin abla olma olayını tamamen sorunsuz, hasarsız, büyük bir başarıyla ve hatta Ece’nin daha da mutlu bir insan olmasıyla atlattığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten çok sevdiği kardeşi her geçen gün daha çok tepki vermeye, Ece’nin komikliklerine daha çok gülmeye ve Ece’nin verdiği oyuncaklarla oynamaya başladıkça ilişkileri daha da güçleniyor. Zaten hiçbir endişem yoktu Ece’nin kardeşini çok kıskanacağı, mutsuz olacağı konusunda, ama kardeşi O sevemeden uyuduğu için üzülüp ağlaması, sabah uyanır uyanmaz kardeşini sevmeye koşması, uzaktayken durup durup kardeşini özlediğini söylemesi ve öncesinden de daha mutlu ve neşeli bir insan olması sürpriz oldu, açıkçası:) Kendisiyle ne kadar gurur duyduğumu anlatamam.

Kocam çok yoğun çalışıyor bu aralar. Kendisi genelde çok yoğun ama dönem dönem, şimdiki gibi daha da ağır oluyor iş yükü. Ece’ye çılgınca düşkün olduğu için ikinci kızımızla ilişkisinin nasıl gelişeceğini merak ediyordum, Serkan’ın Lal’e yavaş yavaş aşık oluşunu izledim son aylarda. Lal de birkaç aya kalmaz ablası ve kuzenleri gibi babasına aşık olur ve Serkan’ın aşkı da katlanarak artar. Tabi bu durum babasının ilk göz ağrısına olan zaafını asla etkilemiyor, Ecemizin yeri ayrı, ama anladık ki, birkaç çocuğumuz daha olsa hepsini ayrı ayrı delice sevebilecek kapasitedeyiz. Başka çocuk yapmayıp bu ikisini delice sevmeye devam etmek niyetinde olduğumuzu belirtmekte de fayda var:)

Son 14 ay olağanüstü güzel ve hızlı geçti. Sabah yürüyüşlerim, öğleden sonra uykularım, boğazda kahvaltı edip kitap okumalarım, yatağımda dizi seyretmelerim, bebişimi uzun uzun günün her saatinde sevmelerim paha biçilmezdi hiç şüphesiz, ve bunların hepsinin çok eksikliğini çekeceğimi biliyorum, ama bu dönem bana gösterdi ki ben bir ev hanımı değilim. Sürekli evde olmak, sabah hazırlanıp işe gitmemek bana göre değil. Günümü ne kadar güzel geçirirsem geçireyim günün sonunda kendimi verimsiz ve biraz da işe yaramaz hissettim sürekli. Her anlamda dinlendiğim bir dönem oldu, ama sona ermek üzere olduğu için mutluyum. Öğrencilerimi ve öğretmeyi çok özledim. Ama birkaç hafta sonra ‘yanılmışım, ben meğer bir evhanımıymışım, sabah yürüyüşlerimi, gündüz uykularımı, günün her saati bebişimi mıncıklamayı çoook özledim.’yazarsam beni kınamayın, tamam mı?:))

Ülkenin bir yılı aşkın bir süredir geçtiği ve yakın zamanda sona erecek gibi görünmeyen zor dönemi saymazsak hayat çok güzel ve herşey yolunda biz Mekikler için. Maaşallah diyip bu yazıma burada son veriyorum…

3 ay…

image

Nasıl anlatsam, nerden başlasam?… Tam üç aydır, hem de hayatımın en dolu dolu geçen dönemlerinden olan bu üç aydır hiçbirşey yazmamış olmamın sebebi uykusuzluk ya da aşırı yorgunluk değil. Hemen hemen her yazımda dem vurduğum üşengeçliğimdir yazmamamın nedeni. 35 yaş itibarıyla değişmemiş olan bu huyumun siz bu yazıyı okurken değişmiş olacağını sanmıyor, siz kızlarımın beni olduğum gibi kabul ettiğinizi umuyor ve yazıma geçiyorum.

Doğum ve sonrasındaki toparlanma süreci tıpkı hamileliğim gibi gayet kolay ve sorunsuz geçti. Ece dünyaya sessiz sedasız, en fazla hıçkırığı andıran bir sesle merhaba derken, Lal ameliyathaneyi ayağa kaldırdı, burnunu çıkarır çıkarmaz avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:) Bu defa benim için de Serkan için de çok daha anlamlı bir doğum deneyimiydi bu, bu defa kızımızı en az bizim kadar heyecanla bekleyen bir ablası vardı çünkü. Ece görür görmez kardeşini kucağına alıp öpmek istedi; bu sevgi dolu ilişkileri hiç değişmedi, neyse ki.

Lal de ablası gibi obur ve uykucu bir bebek. Daha bir aylık bile değilken gece uykusuna yatıp 7 saat uyuması, ablasının evdeki bu küçük rakibini kabullenmesinde çok faydalı oldu. Ne de olsa kardeşi aradan erkenden çıkıyor ve annesi O’na kalıyordu:) Şu anda Lal gecede bir kere uyanan, gündüzleri süt içme ve uyuma saatleri gayet düzenli olan, etrafa gülücükler saçan ve ablası ve kuzenlerinin çılgınlıklarına şaşkın şaşkın bakan dünya tatlısı bir bebek. O’nu sevip mıncıklayan çok sayıda insan var etrafında, büyük bir ailenin tek bebeği olarak sevgiye boğuluyor:)

Lal’i herkes ablasına benzetiyor. Bana Ece’den daha fazla benzediği de genel bir kanı. Benim tek bildiğim ise her iki kızımın da olağanüstü tatlı ve güzel bebekler oldukları. Canım kızlarım benim…